-
1
وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ صَفًّا
Waṣṣaaaffaati ṣaffaa.
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
-
2
فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجْرًا
Fazzaajiraati zajraa.
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
-
3
فَٱلتَّـٰلِيَـٰتِ ذِكْرًا
Fattaaliyaati Ẓikraa.
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
-
4
إِنَّ إِلَـٰهَكُمْ لَوَٰحِدٌ
ʹInna ʹIlaahakum la-Waaḥid!―
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
-
5
رَّبُّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ ٱلْمَشَـٰرِقِ
Rabbus samaawaati wal-ʹarḍi wa-maa baynahumaa wa-Rabbul mashaariq̣!
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
-
6
إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنْيَا بِزِينَةٍ ٱلْكَوَاكِبِ
ʹInnaa zayyannas samaaa ʹad-dunyaa bizeenatinil kawaakib,―
Şüphesiz Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.
-
7
وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَـٰنٍ مَّارِدٍ
Wa-ḥifz̤̣am miñ kulli Shayṭaanim maarid,
Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk.
-
8
لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلْمَلَإِ ٱلْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ
Laa- yassammaʻoona ʹilal Malaʹil ʹAʻlaa wa-yuq̣ẓafoona miñ kulli jaanib,
Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.
-
9
دُحُورًا ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ
Duḥoorañw Walahum ʻaẓaabuñw waaṣib,
Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.
-
10
إِلَّا مَنْ خَطِفَ ٱلْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُۥ شِهَابٌ ثَاقِبٌ
ʹIllaa man khaṭifal khaṭfata faʹatbaʻahoo shihaabuñ s̤aaq̣ib.
Hele bir tek söz kapan olsun; delici bir alev onun peşine düşüverir.
-
11
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَآ ۚ إِنَّا خَلَقْنَـٰهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍۭ
Fastaftihim ʹahum ʹashaddu khalq̣an ʹam man khalaq̣naa? ʹInnaa khalaq̣naahum miñ ṭeenil laazib!
Allah'a eş koşanlara sor: Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa Bizim yarattığımız gökleri yaratmak mı? Aslında Biz kendilerini özlü ve yapışkan çamurdan yaratmışızdır.
-
12
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ
Bal ʹajibta wa-yaskharoon,
Evet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seni alaya alıyorlar.
-
13
وَإِذَا ذُكِّرُوا۟ لَا يَذْكُرُونَ
Wa-ʹiẓaa ẓukkiroo laa- yaẓkuroon,―
Onlara öğüt verildiğinde öğüt dinlemezler.
-
14
وَإِذَا رَأَوْا۟ ءَايَةً يَسْتَسْخِرُونَ
Wa-ʹiẓaa raʹaw ʹaayatañ yastaskhiroon.
Bir mucize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar.
-
15
وَقَالُوٓا۟ إِنْ هَـٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ
Wa-q̣aalooo ʹin haaẓaaa ʹillaa siḥrum mubeen!
"Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler.
-
16
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
ʹA-ʹiẓaa mitnaa wa-kunnaa turabañw waʻiz̤̣aaman ʹa-ʹinnaa lamabʻoos̤oon.
"Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler.
-
17
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ
ʹA-waʹaabaaaʹunal ʹawwaloon?
"Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler.
-
18
قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَٰخِرُونَ
Q̣ul naʻam wa-ʹañtum daakhiroon.
De ki: "Evet hem de zelil ve hakir olarak."
-
19
فَإِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌ وَٰحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ
Faʹinnamaa hiya zajratuñw waaḥidatuñ faʹiẓaa hum yañz̤̣uroon!
Tek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar.
-
20
وَقَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَا هَـٰذَا يَوْمُ ٱلدِّينِ
Wa-q̣aaloo yaa-waylanaa haaẓaa Yawmud deen!
Şöyle derler: "Vay bize! İşte bu ceza günüdür."
-
21
هَـٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ
Haaẓaa Yawmul Faṣlil laẓee kuñtum̃ bihee tukaẓẓiboon!
Onlara: "İşte bu, yalanladığınız hüküm günüdür" denir.
-
22
۞ ٱحْشُرُوا۟ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ وَأَزْوَٰجَهُمْ وَمَا كَانُوا۟ يَعْبُدُونَ
ʹUḥshurul laẓeena z̤̣alamoo wa-ʹazwaajahum wa-maa kaanoo yaʻbudoon.
İlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun."
-
23
مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهْدُوهُمْ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلْجَحِيمِ
Miñ doonil laahi fahdoohum ʹilaa Ṣiraaṭil Jaḥeem!
İlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun."
-
24
وَقِفُوهُمْ ۖ إِنَّهُم مَّسْـُٔولُونَ
Waq̣ifoohum ʹinnahum masʹooloon:
"Onları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır."
-
25
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ
Maa- lakum laa- tanaaṣaroon?
Şöyle sorulur: "Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz?"
-
26
بَلْ هُمُ ٱلْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ
Bal humul yawma mustaslimoon;
Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır.
-
27
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ
Wa-ʹaq̣bala baʻḍuhum ʻalaa baʻḍiñy yatasaaaʹaloon.
Birbirlerine dönüp soruşurlar.
-
28
قَالُوٓا۟ إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ ٱلْيَمِينِ
Q̣aalooo ʹinnakum kuñtum taʹtoonanaa ʻanil yameen!
İleri gelenlerine: "Doğrusu siz bize sureti hakdan görünürdünüz" derler.
-
29
قَالُوا۟ بَل لَّمْ تَكُونُوا۟ مُؤْمِنِينَ
Q̣aaloo bal lam takoonoo Muʹmineen!
Onlar da şöyle derler: "Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz."
-
30
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَـٰنٍۭ ۖ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَـٰغِينَ
Wa-maa kaana lanaa ʻalaykum miñ sulṭaan. Bal kuñtum q̣awmañ ṭaag̣een!
"Bizim sizin üstünüzde bir nüfuzumuz yoktu. Bilakis, azmış bir millettiniz."
-
31
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَآ ۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ
Faḥaq̣q̣a ʻalaynaa Q̣awlu Rabbinaaa ʹinnaa laẓaaaʹiq̣oon.
"Bu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. şüphesiz azabı tadacağız."
-
32
فَأَغْوَيْنَـٰكُمْ إِنَّا كُنَّا غَـٰوِينَ
Faʹag̣waynaakum ʹinnaa kunnaa g̣aaween.
"Sizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık".
-
33
فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِى ٱلْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
Faʹinnahum Yawmaʹiẓiñ fil ʻAẓaabi mushtarikoon.
O gün hepsi azabda birleşirler.
-
34
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ
ʹInnaa kaẓaalika nafʻalu bil-mujrimeen.
Doğrusu suçlulara böyle yaparız.
-
35
إِنَّهُمْ كَانُوٓا۟ إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ
ʹInnahum kaanooo ʹiẓaa q̣eela lahum ˹Laaa ʹilaaha ʹillal laahu˺ yastakbiroon,
Onlara: "Allah'tan başka tanrı yoktur" denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler.
-
36
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓا۟ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍۭ
Wa-yaq̣ooloona ʹaʹinnaa lataarikooo ʹaalihatinaa lishaaʻirim majnoon?
"Deli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?" derlerdi.
-
37
بَلْ جَآءَ بِٱلْحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Bal jaaaʹa bil-Ḥaq̣q̣i wa-ṣaddaq̣al mursaleen.
Hayır; o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştı.
-
38
إِنَّكُمْ لَذَآئِقُوا۟ ٱلْعَذَابِ ٱلْأَلِيمِ
ʹInnakum laẓaaaʹiq̣ul ʻAẓaabil ʹAleem;
Şüphesiz siz can yakıcı azabı tadacaksınız.
-
39
وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Wa-maa tujzawna ʹillaa maa- kuñtum taʻmaloon;
Yaptığınızdan başka birşeyle cezalanmayacaksınız.
-
40
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
ʹIllaa ʻibaadal laahil mukhlaṣeen.
Ancak Allah'a içten bağlı kullar bunun dışındadır.
-
41
أُو۟لَـٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ
ʹUlaaaʹika lahum Rizq̣um maʻloom,
İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur.
-
42
فَوَٰكِهُ ۖ وَهُم مُّكْرَمُونَ
Fawaakihu wa-hum mukramoon,
İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur.
-
43
فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Fee Jannaatin Naʻeem,
İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur.
-
44
عَلَىٰ سُرُرٍ مُّتَقَـٰبِلِينَ
ʻAlaa sururim mutaq̣aabileen:
İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur.
-
45
يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍۭ
Yuṭaafu ʻalayhim̃ bikaʹsim mim maʻeen,
Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.
-
46
بَيْضَآءَ لَذَّةٍ لِّلشَّـٰرِبِينَ
Bayḍaaaʹa laẓẓatillish shaaribeen,
Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.
-
47
لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ
Laa- feehaa g̣awluñw walaa hum ʻanhaa yuñzafoon.
Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.
-
48
وَعِندَهُمْ قَـٰصِرَٰتُ ٱلطَّرْفِ عِينٌ
Wa-ʻiñdahum q̣aaṣiraatuṭ ṭarfi ʻeen,
Yanlarında, örtülü yumurta gibi (bembeyaz), bakışlarını da yalnız eşlerine çevirmiş güzel gözlüler vardır.
-
49
كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ
Kaʹannahunna bayḍum maknoon.
Yanlarında, örtülü yumurta gibi (bembeyaz), bakışlarını da yalnız eşlerine çevirmiş güzel gözlüler vardır.
-
50
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ
Faʹaq̣bala baʻḍuhum ʻalaa baʻḍiñy yatasaaaʹaloon.
Birbirlerine dönüp sorarlar:
-
51
قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّى كَانَ لِى قَرِينٌ
Q̣aala q̣aaaʹilum minhum ʹinnee kaana lee q̣areen,
İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi."
-
52
يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُصَدِّقِينَ
Yaq̣oolu ʹa-ʹinnaka laminal muṣaddiq̣een?
İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi."
-
53
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ
ʹA-ʹiẓaa mitnaa wa-kunnaa turaabañw waʻiz̤̣aaman ʹa-ʹinnaa lamadeenoon?
İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi."
-
54
قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ
Q̣aala hal ʹañtum muṭṭaliʻoon?
Yanındakilere: "Siz onu bilir misiniz?" der.
-
55
فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِى سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ
Faṭṭalaʻa faraʹaahu fee sawaaaʹil Jaḥeem.
Bir bakar onu cehennemin ortasında görür.
-
56
قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرْدِينِ
Q̣aala tallaahi ʹiñ kitta laturdeen!
Ona der ki: "Allah'a and olsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin."
-
57
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّى لَكُنتُ مِنَ ٱلْمُحْضَرِينَ
Wa-lawlaa Niʻmatu Rabbee lakuñtu minal muḥḍareen!
"Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum."
-
58
أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ
ʹAfamaa naḥnu bimayyiteen,
"Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz ha?"
-
59
إِلَّا مَوْتَتَنَا ٱلْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
ʹIllaa mawtatanal ʹoolaa wa-maa naḥnu bimuʻaẓẓabeen?
"Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz ha?"
-
60
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ
ʹInna haaẓaa lahuwal fawzul ʻaz̤̣eem!
İşte büyük kurtuluş şüphesiz budur.
-
61
لِمِثْلِ هَـٰذَا فَلْيَعْمَلِ ٱلْعَـٰمِلُونَ
Limis̤li haaẓaa falyaʻmalil ʻaamiloon.
Çalışanlar bunun için çalışsın.
-
62
أَذَٰلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ
ʹAẓaalika khayrun nuzulan ʹam Shajaratuz Zaq̣q̣oom?
Konukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı?
-
63
إِنَّا جَعَلْنَـٰهَا فِتْنَةً لِّلظَّـٰلِمِينَ
ʹInnaa jaʻalnaahaa fitnatal liz̤̣z̤̣aalimeen.
Biz o ağacı, zalimler için bir dert yaptık.
-
64
إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِىٓ أَصْلِ ٱلْجَحِيمِ
ʹInnahaa shajaratuñ takhruju feee ʹaṣlil Jaḥeem:
O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır.
-
65
طَلْعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَـٰطِينِ
Ṭalʻuhaa kaʹannahoo ruʹoosush shayaaṭeen:
Tomurcukları şeytan başı gibidir.
-
66
فَإِنَّهُمْ لَـَٔاكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ
Faʹinnahum laʹaakiloona minhaa famaaliʹoona minhal buṭoon.
İşte cehennemlikler bundan yerler, karınlarını onunla doldururlar.
-
67
ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ
S̤umma ʹinna lahum ʻalayhaa lashawbam min ḥameem.
Sonra, üzerine kaynar su katılmış içki şüphesiz onlar içindir.
-
68
ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى ٱلْجَحِيمِ
S̤umma ʹinna marjiʻahum laʹilal Jaḥeem.
Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir.
-
69
إِنَّهُمْ أَلْفَوْا۟ ءَابَآءَهُمْ ضَآلِّينَ
ʹInnahum ʹalfaw ʹaabaaaʹahum ḍaaalleen;
Onlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı.
-
70
فَهُمْ عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِمْ يُهْرَعُونَ
Fahum ʻalaaa ʹaas̤aarihim yuhraʻoon!
Öyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı.
-
71
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ ٱلْأَوَّلِينَ
Wa-laq̣ad ḍalla q̣ablahum ʹaks̤arul ʹawwaleen;―
Onlardan önce, evvelki ümmetlerin çoğu, and olsun ki sapıtmıştı.
-
72
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ
Wa-laq̣ad ʹarsalnaa feehim muñẓireen;―
And olsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik.
-
73
فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلْمُنذَرِينَ
Fañz̤̣ur kayfa kaana ʻAaq̣ibatul muñẓareen,―
Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!
-
74
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
ʹIllaa ʻibaadal laahil mukhlaṣeen.
Allah'ın, O'na içten bağlanan kulları bunun dışındadır.
-
75
وَلَقَدْ نَادَىٰنَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ ٱلْمُجِيبُونَ
Wa-laq̣ad naadaanaa Nooḥuñ falaniʻmal Mujeeboon,
And olsun ki, Nuh Bize seslenmişti de duasına ne güzel icabet etmiştik.
-
76
وَنَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥ مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ
Wa-najjaynaahu wa-ʹahlahoo minal Karbil ʻAz̤̣eem,
Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
-
77
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلْبَاقِينَ
Wa-jaʻalnaa ẓurriyyatahoo humul baaq̣een.
Ancak onun soyunu sürekli kıldık.
-
78
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Wa-taraknaa ʻalayhi fil ʹaakhireen:
Sonra gelenler içinde "Alemlerde, Nuh'a selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık.
-
79
سَلَـٰمٌ عَلَىٰ نُوحٍ فِى ٱلْعَـٰلَمِينَ
Salaamun ʻalaa Nooḥiñ fil ʻaalameen!
Sonra gelenler içinde "Alemlerde, Nuh'a selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık.
-
80
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
ʹInnaa kaẓaalika najzil Muḥsineen.
İşte Biz iyi davrananları böyle mükafatlandırırız.
-
81
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
ʹInnahoo min ʻibaadinal Muʹmineen.
Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı.
-
82
ثُمَّ أَغْرَقْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ
S̤umma ʹag̣raq̣nal ʹaakhareen.
Sonra, diğerlerini suda boğduk.
-
83
۞ وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبْرَٰهِيمَ
Wa-ʹinna miñ Sheeʻatihee laʹIbraaheem.
İbrahim de şüphesiz O'nun yolunda olanlardandı.
-
84
إِذْ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
ʹIẓ jaaaʹa Rabbahoo biq̣albiñ saleem.
Nitekim Rabbine temiz bir kalple geldi.
-
85
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَاذَا تَعْبُدُونَ
ʹIẓ q̣aala liʹabeehi wa-q̣awmihee maaẓaa taʻbudoon?
İbrahim babasına ve milletine şöyle demişti: "Nelere kulluk ediyorsunuz?"
-
86
أَئِفْكًا ءَالِهَةً دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ
ʹAʹifkan ʹaalihatañ doonal laahi tureedoon?
"Allah'ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz?"
-
87
فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Famaa z̤̣annukum̃ bi-Rabbil ʻAalameen?
"Alemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir?"
-
88
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِى ٱلنُّجُومِ
Fanaz̤̣ara naz̤̣ratañ fin Nujoom,
İbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" dedi.
-
89
فَقَالَ إِنِّى سَقِيمٌ
Faq̣aala ʹinnee saq̣eem!
İbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" dedi.
-
90
فَتَوَلَّوْا۟ عَنْهُ مُدْبِرِينَ
Fatawallaw ʻanhu mudbireen.
Onu bırakıp gittiler.
-
91
فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
Faraag̣a ʹilaaa ʹaalihatihim faq̣aala ʹalaa taʹkuloon?...
O da onların tanrılarına gizlice yönelip: "Sundukları yiyecekleri yemiyor musunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?" dedi.
-
92
مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ
Maa- lakum laa- tañṭiq̣oon?
O da onların tanrılarına gizlice yönelip: "Sundukları yiyecekleri yemiyor musunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?" dedi.
-
93
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًۢا بِٱلْيَمِينِ
Faraag̣a ʻalayhim ḍarbam bilyameen.
Sonunda, üzerlerine yürüyüp kuvvetle vurdu.
-
94
فَأَقْبَلُوٓا۟ إِلَيْهِ يَزِفُّونَ
Faʹaq̣balooo ʹilayhi yaziffoon.
Bunun üzerine putperestler koşarak ona geldiler.
-
95
قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ
Q̣aala ʹataʻbudoona maa- tanḥitoon?
İbrahim onlara şöyle söyledi: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır."
-
96
وَٱللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
Wallaahu khalaq̣akum wa-maa taʻmaloon!
İbrahim onlara şöyle söyledi: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır."
-
97
قَالُوا۟ ٱبْنُوا۟ لَهُۥ بُنْيَـٰنًا فَأَلْقُوهُ فِى ٱلْجَحِيمِ
Q̣aalub noo lahoo bun-yaanañ faʹalq̣oohu fil Jaḥeem!
Putperestler: "Onun için bir yapı yapın da onu oradan ateşin içine atın" dediler.
-
98
فَأَرَادُوا۟ بِهِۦ كَيْدًا فَجَعَلْنَـٰهُمُ ٱلْأَسْفَلِينَ
Faʹaraadoo bihee kaydañ fajaʻalnaahumul ʹasfaleen!
Ona düzen kurmak istediler, ama Biz onları altettik.
-
99
وَقَالَ إِنِّى ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّى سَيَهْدِينِ
Wa-q̣aala ʹinnee ẓaahibun ʹilaa Rabbee sayahdeen!
İbrahim: "Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir" dedi.
-
100
رَبِّ هَبْ لِى مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
Rabbi hab lee minaṣ Ṣaaliḥeen!
"Rabbim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver" diye yalvardı.
-
101
فَبَشَّرْنَـٰهُ بِغُلَـٰمٍ حَلِيمٍ
Fabashsharnaahu big̣ulaamin ḥaleem.
Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik.
-
102
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعْىَ قَالَ يَـٰبُنَىَّ إِنِّىٓ أَرَىٰ فِى ٱلْمَنَامِ أَنِّىٓ أَذْبَحُكَ فَٱنظُرْ مَاذَا تَرَىٰ ۚ قَالَ يَـٰٓأَبَتِ ٱفْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ۖ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّـٰبِرِينَ
Falammaa balag̣a maʻahus saʻya q̣aala yaa-bunayya ʹinneee ʹaraa fil manaami ʹanneee ʹaẓbaḥuka fañz̤̣ur maaẓaa taraa! Q̣aala yaaaʹabatif ʻal maa- tuʹmar: satajiduneee ʹiñ shaaa ʹallaahu minaṣ Ṣaabireen!
Çocuk kendisinin yanısıra yürümeye başlayınca: "Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?" dedi. "Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa yap, Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin" dedi.
-
103
فَلَمَّآ أَسْلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلْجَبِينِ
Falammaaa ʹaslamaa wa-tallahoo liljabeen,
Böylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik.
-
104
وَنَـٰدَيْنَـٰهُ أَن يَـٰٓإِبْرَٰهِيمُ
Wa-naadaynaahu ʹañy YaaaʹIbraaheem!
Böylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik.
-
105
قَدْ صَدَّقْتَ ٱلرُّءْيَآ ۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
Q̣ad ṣaddaq̣tar ruʹyaa! ʹInnaa kaẓaalika najzil Muḥsineen.
Böylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik.
-
106
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْبَلَـٰٓؤُا۟ ٱلْمُبِينُ
ʹInna haaẓaa lahuwal balaaaʹul mubeen.
Doğrusu bu apaçık bir deneme idi.
-
107
وَفَدَيْنَـٰهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ
Wa-fadaynaahu biẓibḥin ʻaz̤̣eem:
Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.
-
108
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Wa-taraknaa ʻalayhi fil ʹaakhireen:
Sonra gelenler içinde "İbrahim'e selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık.
-
109
سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِبْرَٰهِيمَ
Salaamun ʻalaaa ʹIbraaheem!
Sonra gelenler içinde "İbrahim'e selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık.
-
110
كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
Kaẓaalika najzil Muḥsineen.
İşte iyileri böylece mükafatlandırırız.
-
111
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
ʹInnahoo min ʻIbaadinal Muʹmineen.
Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı.
-
112
وَبَشَّرْنَـٰهُ بِإِسْحَـٰقَ نَبِيًّا مِّنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
Wa-bashsharnaahu biʹIsḥaaq̣a Nabiyyam minaṣ Ṣaaliḥeen.
Ona, iyilerden olan İshak'ı peygamber olarak müjdeledik.
-
113
وَبَـٰرَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَىٰٓ إِسْحَـٰقَ ۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِّنَفْسِهِۦ مُبِينٌ
Wa-baaraknaa ʻalayhi wa-ʻalaaa ʹIsḥaaq̣: wa-miñ ẓurriyyatihimaa muḥsinuñw waz̤̣aalimul linafsihee mubeen.
Kendisini ve İshak'ı mübarek kıldık; ikisinin soyundan iyi olan da vardır, açıktan açığa kendisine yazık eden de vardır.
-
114
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ
Wa-laq̣ad manannaa ʻalaa Moosaa wa-Haaroon.
And olsun ki Musa ve Harun'a da iyilikte bulunmuştuk.
-
115
وَنَجَّيْنَـٰهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ
Wa-najjaynaahumaa wa-q̣awmahumaa minal Karbil ʻAz̤̣eem;
İkisini ve milletlerini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık.
-
116
وَنَصَرْنَـٰهُمْ فَكَانُوا۟ هُمُ ٱلْغَـٰلِبِينَ
Wa-naṣarnaahum fakaanoo humul g̣aalibeen.
Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi.
-
117
وَءَاتَيْنَـٰهُمَا ٱلْكِتَـٰبَ ٱلْمُسْتَبِينَ
Wa-ʹaataynaahumal kitaabal mustabeen;
Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik.
-
118
وَهَدَيْنَـٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلْمُسْتَقِيمَ
Wa-hadaynaahumaṣ Ṣiraaṭal Mustaq̣eem.
Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik.
-
119
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Wa-taraknaa ʻalayhimaa fil ʹaakhireen:
Sonra gelenler içinde "Musa ve Harun'a selam olsun" diye iyi birer ün bıraktık.
-
120
سَلَـٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ
Salaamun ʻalaa Moosaa wa-Haroon!
Sonra gelenler içinde "Musa ve Harun'a selam olsun" diye iyi birer ün bıraktık.
-
121
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
ʹInnaa kaẓaalika najzil Muḥsineen.
Doğrusu Biz, iyileri böylece mükafatlandırırız.
-
122
إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
ʹInnahumaa min ʻibaadinal Muʹmineen.
İkisi de şüphesiz inanmış kullarımızdandı.
-
123
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Wa-ʹinna ʹIlyaasa laminal mursaleen.
Doğrusu İlyas da peygamberlerdendir.
-
124
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ
ʹIẓ q̣aala liq̣awmiheee ʹalaa tattaq̣oon?
Milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti.
-
125
أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ ٱلْخَـٰلِقِينَ
ʹAtadʻoona taẓaroona Baʻlañwwa ʹAḥsanal Khaaliq̣een,―
Milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti.
-
126
ٱللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ
ʹAllaaha Rabbakum wa-Rabba ʹaabaaaʹikumul ʹawwaleen?
Milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti.
-
127
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
Fakaẓẓaboohu faʹinnahum lamuḥḍaroon,―
Bunun üzerine onu yalanlamışlardı. Allah'ın O'na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdi.
-
128
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
ʹIllaa ʻibaadal laahil mukhlaṣeen.
Bunun üzerine onu yalanlamışlardı. Allah'ın O'na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdi.
-
129
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Wa-taraknaa ʻalayhi fil ʹaakhireen:
Sonra gelenler içinde, "İlyas'a selam olsun" diye bir ün bıraktık.
-
130
سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِلْ يَاسِينَ
Salaamun ʻalaaa ʹIlyaaseen!
Sonra gelenler içinde, "İlyas'a selam olsun" diye bir ün bıraktık.
-
131
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
ʹInnaa kaẓaalika najzil Muḥsineen.
Doğrusu Biz iyileri böylece mükafatlandırırız.
-
132
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
ʹInnahoo min ʻIbaadinal Muʹmineen.
O, inanmış kullarımızdandı.
-
133
وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Wa-ʹinna Looṭal laminal mursaleen.
Şüphesiz Lut da peygamberlerdendir.
-
134
إِذْ نَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ
ʹIẓ najjaynaahu wa-ʹahlahooo ʹajmaʻeen,
Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lut'u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık.
-
135
إِلَّا عَجُوزًا فِى ٱلْغَـٰبِرِينَ
ʹIllaa ʻajoozañ fil g̣aabireen:
Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lut'u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık.
-
136
ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ
S̤umma dammarnal ʹaakhareen.
Sonra diğerlerini yok etmiştik.
-
137
وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ
Wa-ʹinnakum latamurroona ʻalayhim muṣbiḥeen―
Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?
-
138
وَبِٱلَّيْلِ ۗ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Wa-billayli ʹafalaa taʻq̣iloon?
Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?
-
139
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Wa-ʹinna Yoonusa laminal mursaleen.
Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir.
-
140
إِذْ أَبَقَ إِلَى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ
ʹIẓ ʹabaq̣a ʹilal fulkil mashḥoon.
Dolu bir gemiye kaçmıştı.
-
141
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلْمُدْحَضِينَ
Fasaahama fakaana minal mudḥaḍeen:
Gemide olanlarla karşılıklı kura çekmişti de yenilenlerden olmuştu, bu sebeple denize atılmıştı.
-
142
فَٱلْتَقَمَهُ ٱلْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ
Faltaq̣amahul Ḥootu wa-huwa muleem.
Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu.
-
143
فَلَوْلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلْمُسَبِّحِينَ
Falawlaaa ʹannahoo kaana minal musabbiḥeen,
Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı.
-
144
لَلَبِثَ فِى بَطْنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Lalabis̤a fee baṭniheee ʹilaa Yawmi yubʻas̤oon.
Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı.
-
145
۞ فَنَبَذْنَـٰهُ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٌ
Fanabaẓnaahu bilʻaraaaʹi wa-huwa saq̣eem.
Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık.
-
146
وَأَنۢبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ
Wa-ʹambatnaa ʻalayhi shajaratam miñy yaq̣ṭeen.
Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik.
-
147
وَأَرْسَلْنَـٰهُ إِلَىٰ مِا۟ئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ
Wa-ʹarsalnaahu ʹilaa miʹati ʹalfin ʹaw yazeedoon.
Onu, yüzbin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.
-
148
فَـَٔامَنُوا۟ فَمَتَّعْنَـٰهُمْ إِلَىٰ حِينٍ
Faʹaamanoo famattaʻnaahum ʹilaa ḥeen.
Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.
-
149
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ ٱلْبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلْبَنُونَ
Fastaftihim ʹa-li-Rabbikal banaatu wa-lahumul banoon?―
Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı?
-
150
أَمْ خَلَقْنَا ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ إِنَـٰثًا وَهُمْ شَـٰهِدُونَ
ʹAm khalaq̣nal malaaaʹikata ʹinaas̤añw Wahum shaahidoon?
Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler?
-
151
أَلَآ إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ
ʹAlaaa ʹinnahum min ʹifkihim layaq̣ooloon:
Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.
-
152
وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَـٰذِبُونَ
Waladal laahu wa-ʹinnahum lakaaẓiboon!
Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.
-
153
أَصْطَفَى ٱلْبَنَاتِ عَلَى ٱلْبَنِينَ
ʹAṣṭafal banaati ʻalal baneen?
Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş?
-
154
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Maa- lakum Kayfa taḥkumoon?
Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz?
-
155
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
ʹAfalaa taẓakkaroon?
Hiç düşünmez misiniz?
-
156
أَمْ لَكُمْ سُلْطَـٰنٌ مُّبِينٌ
ʹAm lakum sulṭaanum mubeen?
Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?
-
157
فَأْتُوا۟ بِكِتَـٰبِكُمْ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ
Faʹtoo bi-Kitaabikum ʹiñ kuñtum ṣaadiq̣een!
Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.
-
158
وَجَعَلُوا۟ بَيْنَهُۥ وَبَيْنَ ٱلْجِنَّةِ نَسَبًا ۚ وَلَقَدْ عَلِمَتِ ٱلْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
Wa-jaʻaloo baynahoo wa-baynal Jinnati nasabaa: wa-laq̣ad ʻalimatil Jinnatu ʹinnahum lamuḥḍaroon!
Allah'la cinler (melekler) arasında da bir soy bağı icadettiler. And olsun ki, cinler de, kendilerinin (bunu söyleyenlerin) hesap yerine götürüleceklerini bilirler.
-
159
سُبْحَـٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ
Subḥaanal laahi ʻammaa yaṣifoon!
Allah onların vasıflandırmalarından münezzehtir.
-
160
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
ʹIllaa ʻIbaadal laahil mukhlaṣeen.
Allah'ın içten bağlı kulları bunların dışındadır.
-
161
فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ
Faʹinnakum wa-maa taʻbudoon―
Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz.
-
162
مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَـٰتِنِينَ
Maaa ʹañtum ʻalayhi bifaatineen,
Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz.
-
163
إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ ٱلْجَحِيمِ
ʹIllaa man huwa ṣaalil Jaḥeem!
Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz.
-
164
وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ
Wa-maa minnaaa ʹillaa lahoo maq̣aamum maʻloom;
Melekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz."
-
165
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلصَّآفُّونَ
Wa-ʹinnaa lanaḥnuṣ ṣaaaffoon;
Melekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz."
-
166
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلْمُسَبِّحُونَ
Wa-ʹinnaa lanaḥnul musabbiḥoon!
Melekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz."
-
167
وَإِن كَانُوا۟ لَيَقُولُونَ
Wa-ʹiñ kaanoo layaq̣ooloon,
Putperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi.
-
168
لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Law ʹanna ʻiñdanaa Ẓikram minal ʹawwaleen,
Putperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi.
-
169
لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
Lakunnaa ʻIbaadal laahil mukhlaṣeen!
Putperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi.
-
170
فَكَفَرُوا۟ بِهِۦ ۖ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Fakafaroo bihee fasawfa yaʻlamoon!
Böyleyken O'nu inkar ettiler. Ama bileceklerdir.
-
171
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلْمُرْسَلِينَ
Wa-laq̣ad sabaq̣at Kalimatunaa liʻIbaadinal mursaleen;
And olsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir.
-
172
إِنَّهُمْ لَهُمُ ٱلْمَنصُورُونَ
ʹInnahum lahumul mañṣooroon,
Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir.
-
173
وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلْغَـٰلِبُونَ
Wa-ʹinna juñdanaa lahumul g̣aaliboon.
Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.
-
174
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ
Fatawalla ʻanhum ḥattaa ḥeen,
Bir süreye kadar onlara aldırış etme.
-
175
وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Wa-ʹabṣirhum fasawfa yubṣiroon!
Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.
-
176
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
ʹAfabiʻaẓaabinaa yastaʻjiloon?
Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?
-
177
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلْمُنذَرِينَ
Faʹiẓaa nazala bisaaḥatihim fasaaaʹa ṣabaaḥul muñẓareen!
O azap, yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur!
-
178
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ
Wa-tawalla ʻanhum ḥattaa ḥeen,
Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
-
179
وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Wa-ʹabṣir fasawfa yubṣiroon!
İnecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.
-
180
سُبْحَـٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ
Subḥaana Rabbika Rabbil ʻIzzati ʻammaa yaṣifoon!
Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir.
-
181
وَسَلَـٰمٌ عَلَى ٱلْمُرْسَلِينَ
Wa-Salaamun ʻalal mursaleen!
Ve selam, peygamberleredir.
-
182
وَٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Wal-Ḥamdu lillaahi Rabbil ʻAalameen.
Hamd de Alemlerin Rabbi Allah'adır.